Bazı yolculuklar bir bağda başlar, insanın kalbinde tamamlanır.

Kadın ve İkinci Kadeh

Topraktan başlıyordu her şey…

Sessizce.

Kimsenin fark etmediği küçük başlangıçlarla.

Rüzgar esiyor, yağmur toprağa düşüyor, güneş usulca bağların üzerine yayılıyordu. Doğa, yıllar sürecek bir hikâyenin ilk satırlarını yazıyordu sanki.

Toprak hazırlanıyordu.

Taşlardan arındırılıyor, nefes alması için havalandırılıyor, güneşi içine çekiyordu. Çünkü iyi bir şarabın önce iyi bir toprağa ihtiyacı vardı. Tıpkı bir kadının yeniden filizlenebilmesi için huzura ihtiyaç duyması gibi…

Sonra fideler geldi.

Özenle seçilmiş, güçlü, sabırlı fideler…

Toprak onları kabul etti.

Sessizce bağrına bastı.

İlk zamanlar kırılgandılar. İnceydiler. Rüzgarda savrulacakmış gibi duruyorlardı. Ama zaman… her şeyi değiştiriyordu.

Yağmur yağdı.

Güneş açtı.

Rüzgar esti.

Ve o küçük fideler zamanla kök saldı.

Kadın da hayatı boyunca böyle hissetmişti bazen…

Savrulmuş, kırılmış, yorulmuş… ama her seferinde yeniden kök salmayı başarmıştı.

Bağ büyüdü.

Filizler güçlendi.

Koruklar oluştu.

Yaz geldiğinde üzüm taneleri güneşin altında ağır ağır olgunlaşmaya başladı. Her tanede biraz sabır, biraz acı, biraz bekleyiş vardı.

Çünkü en güzel tatlar aceleyle oluşmazdı.

Hasat günü geldiğinde bağın üzerinde başka bir neşe vardı. Olgunlaşmış üzümler tek tek toplandı. Ezilmeden, incitilmeden… büyük bir özenle.

Kadın o an düşündü;

İnsan kalbi de biraz üzüm gibiydi aslında…

Yanlış ellerde çürüyebilir, doğru zamanda ise bambaşka bir lezzete dönüşebilirdi. Tıpkı hayatın tatlı, acı ve ekşi yanlarının zamanla bir bütün oluşturması gibi.

Üzümler saplarından ayrıldı.

Ezilmeye başladılar.

Ve böylece yeni bir dönüşüm süreci başladı.

Şıraları dinlenmeye bırakıldı.

Bekledi… dönüştü… derinleşti…

Ve zaman, onları sıradan bir meyveden yakut kırmızısı bir şaraba çevirdi.

Kadın hep buna hayrandı.

Hayatın en güzel şeyleri zaman istiyordu.

Bazen yaşanan zorluklarla eziliyorduk. Ama çoğu zaman yeni bir tekâmülün başlangıcı oluyordu bu ezilmeler.

O gece şarap, uzun bir yolculuğun ardından zarif bir sofrada yerini aldı.

Masa tek kişilik hazırlanmıştı.

Loş ışıklar vardı.

Kristal bir kadeh…

Taze çiçekler…

Peynirler, meyveler, ince detaylarla hazırlanmış küçük tabaklar…

Masada kristal bir karaf vardı.

Şarap, kristal karafa yavaşça döküldü.

Yıllardır içinde sakladığı kokular ve derin lezzetler havayla buluşunca adeta yeniden uyandı.

Sıkışmış bütün aromalar nefes aldı.

Çiçek açar gibi yayıldılar o loş odanın içine.

İlk yudumda damakta bıraktıkları ahenkli tatlar ise mutluluğun kapılarını araladı.

Artık hazırdılar…

Bir insanın ruhuna dokunmaya, onu mutlu etmeye.

Kadın kadehe şarabı yavaşça doldurdu.

Yakut kırmızısı, mum alevinin ışığında parladı.

Bir yudum aldı.

Bazı şaraplar yalnızca içilmezdi…

Bazı şaraplar insana kendi hikâyesini hatırlatırdı.

Masada ikinci bir kadeh daha vardı.

Kadın, ikinci kadehi masaya koymaya alışmıştı.

Ama uzun zamandır o kadehi doldurmuyordu.

Eskiden paylaşmayı severdi.

İkram etmeyi, aynı masada uzun sohbetler etmeyi…

Şimdi ise huzurunu gerçekten paylaşabileceği insanın ne kadar nadir olduğunu biliyordu.

Kristal kadeh yine masadaki yerini aldı.

Çünkü kadın, emek verilmiş bu güzel hayatın ve kurduğu ambiyansın bir gün hak edecek biriyle paylaşılmasını hâlâ istiyordu.

Yaşadığı her şey…

İyi ya da kötü bütün anılar, hayatına birer tecrübe olarak kazınmıştı.

Hayat ona bazen kırılarak güçlenmeyi öğretmişti.

Ve artık kendi başına da mutlu olabilmeyi biliyordu.

Seçtiği bu güzel şarap gibi…

Hayatına aldığı insanların da yıllar içinde olgunlaşmış, kendine değer katmış insanlar olmasını istiyordu.

Hafif esen rüzgar perdeyi usulca hareket ettiriyordu.

Dışarıdan gelen dalga sesleri ruhuna iyi geliyordu.

Şaraptan aldığı her yudum; huzur, dinginlik ve mutluluk gibi yavaşça içine yayılıyordu.

Uzaktan gelen hafif bir blues müzik vardı.

Güneşin turuncuya dönen ışığı camlara vururken kadın o an düşündü:

Huzur, sahip olunabilecek en büyük zenginlikti; çünkü insan doğru insanı beklerken de, yalnız bir masada otururken de, hayatın bütün fırtınalarından geçip kendine dönebildiğinde de onu yanında taşıyabiliyorsa, artık eksik değil, tamamlanmış demekti.

Kadehini usulca kendine kaldırdı.

Hâlâ cennetindeydi.