Kaplanın Sırtında, İstibdat ve Hürriyet; 5 yıllık uzun bir hazırlık sürecinden sonra okuyucusu ile buluştu. Zülfü Livaneli kaleminden; doktorunun anılarından bir İstibdat ve Hürriyet romanı


5 dakika

Kaplanın Sırtında romanı 30 Haziran 2022 tarihinde okuyucusu ile buluştu. Bizde ailece uzun zamandır sabırsızlıkla bekliyorduk bu kitabı. Kolay değil, Zülfü Livaneli kaleme almadan, üzerinde beş yıl titizlikle hazırlık yapmıştı. Üstelik konu da son derece hassas ve eleştiriye açık bir konuydu.

Sanırım toplamda 6-8 saat gibi bir sürede bitirdim. Çok etkilendiğim, daha fazla araştırma yapmak istediğim, takdir ettiğim ve üzüldüğüm yerler oldu satırlar arasında. Ama sözümün yanlış anlaşılmasını istemem. Bu hislerim kitaba ya da yazarı Zülfü Livaneli’ye değil, 2. Abdülhamit’e karşı olan hislerdi.

Eleştirisiz ve önyargısız okuyup, kendimizce dersler çıkarmak en mantıklısı. Ancak şimdilerde okuyucu eleştirileri birbirine düşmüş durumda. Bir taraf padişahın ve Osmanlı’nın küçük gösterildiği yönünde Livaneli’yi kınıyor, diğer taraf padişahı ne kadar da ‘Ulu’ gösterdiği yönünde kullanıyor eleştiri hakkını.

“Bu romanı Abdülhamid’le ve geçmişle olan tartışmanın bitmesine bir parça katkım olur umuduyla yazdım.” diyor Zülfü Livaneli bir röportajında.

Bence önyargısız olarak okumalı.

33 yıl hüküm süren bir padişahın apar topar sürgüne gönderilmesi ile başlıyor roman. Sürgün döneminde bahçesine bile çıkamadığı Alatini Köşkü‘nde, sağlığından sorumlu doktor Hüseyin Atıf Bey’in gözünden, anılarından okuyoruz satırları.

İttihatçı doktor, yönetiminden nefret ettiği ‘Baskıcı Sultan’la her gün görüşmelerinin notlarını tutuyor.

Ve biz her köşeden bambaşka algıların çevrelediği bir insanı izliyoruz. Hatta kimi zaman doktor gibi, sertçe eleştirip, kimi zaman yaptıklarına, kimi zaman yapamadıklarına şaşırıyoruz. Bağ kuruyoruz.

Alatini Köşkü, Selanik

“… Bizim makinemiz, icadımız, tekniğimiz yoktu ama Şark’a mahsus keyiflerimiz vardı.” “… Ah şu bizim miskin ve mistik, üzerinde asırların yorgunluğunu taşıyan, dünyadan habersiz keyif düşkünü Şark dünyamız, diye geçirdi içinden…

Kaplanın Sırtında

Tanıtım Bülteninden

Otuz üç yıl süren bir saltanat, ardından bir gece yarısı gelen Selanik sürgünü…

Tahttan indirilişinin üzerinden bir asırdan uzun bir zaman geçmiş olan II. Abdülhamid’in yaşamının en ilginç evresi Livaneli’nin çağdaş anlatısıyla gün yüzüne çıkıyor. Devrik padişahın, ihtilalci fikirlerin filizlendiği Selanik şehrindeki günleri hem bir vicdan muhasebesi hem de yoğun bir psikolojik gelgit dalgası

Türk edebiyatının kuşak bağı Zülfü Livaneli, II. Abdülhamid’in tahtını kaybettikten sonra yaşadıklarına odaklanırken, bireyi, toplumu, devleti ve iktidarı sorguluyor. Selanik sürgünü boyunca Sultan’ın ve maiyetinin hususi doktoru olan Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey’in hatıratından hareketle vücut bulan bu tarihi romanda, iktidar kavramına çarpıcı bir bakış açısı sunuluyor.

“Zülfü Livaneli, bu kez karşımıza Abdülhamid rejimini alışılmış klişelerden kurtaran ve her yönüyle, özgürce gözlerimizin önüne seren Kaplanın Sırtında adlı sürükleyici romanıyla çıkıyor.”(Taner Timur)

“Zülfü Livaneli geçmişin ve geleceğin, devrimin ve çöküşün, büyük hayallerin ve hayal kırıklıklarının beraber yaşandığı yüklü ve zor bir dönemi anlatıyor; okuyucularını Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının zihin dünyasında samimi ve önyargısız bir yolculuğa davet ediyor.”(Ali Yaycıoğlu)

2. Abdülhamid’in Kaplanın Sırtında Sınavı…

Ne Kızıl Sultan ne de Pinti Hamid aslında O. ‘Çıkarlara! göre’ herkes bir tarafından tutup, diğer tarafından eleştiriyor 34. padişahı.

Ticaret, yatırım ve ekonomi ile ilgilenirken, opera ve tiyatro seven, vals yazan bir sanat sever. Kızlarının eğitiminde piyano bile var. Hatta padişahın kendisi için yazılmış pek çok eserde bulunuyor. Kitaplar hayatında çok önemli bir yere sahip. Dillere destan bir kütüphane ve sürekli okuyan, okutan bir adam. Hatta dünyanın sayılı entelektüellerinden biri olduğu geçiyor dönemin yabancı basınında.

Aslında taht; zanaat ile uğraşan ve son derece entelektüel olan bu şehzadeye kalıyor. Savaştan çok diplomasiye inansa da, tahta geçtiği anda kendini savaşın içinde buluyor. Pimi çekilmiş bombanın patlamasını geciktirebilirsin ancak engelleyemezsin diye yazıyor bazı kaynaklar. Çöküş sürecinde olan, savaş yorgunu bir imparatorluğun ömrünün uzaması için çabalıyor…

“Birinci sınıf bir sanatkar, padişah olmasa herhalde milyarder olurdu. Dünyanın her yerinde marka olurdu”

İlber Ortaylı

Kaplanın Sırtında için yapılan bazı yorumlar;

Bu kitapta tahta çıktığında kucağına yıkımın eşiğinde bir imparatorluk bırakılan ve ülkesini bir arada tutmaya çalışırken haklı ya da haksız şekilde baskıcı bir lidere dönüşen Sultan 2. Abdülhamid’in neyi, niye yaptığını kendi ağzından öğrenme imkanına sahip oluyoruz.

“Doktorun aldığı notlara kurgusunu da ekleyen yazar, bir İmparatorluğun çöküşünde tahtta yer alması mucize olan bir Sultan’ın, bu süreci denge politikasına önem vererek İmparatorluğun ömrünü uzatması ve algı operasyonunun o dönemde de padişah üzerindeki etkisini Doktor ‘un İttihatçı olarak Padişah’ın köşküne girişi ile köşkten giden Padişaha karşı tutumundan o günlerde de algının ne kadar önemli olduğunu gözlemliyoruz.

Ulu Hakan mı Kızıl Sultan mı?

Bir yandan imparatorluğunun refah ve eğitim sistemini düzeltmeye çalışıyor.

Eğitime çok önem veriyor mesela. Özellikle kızların eğitimine. Askeri eğitim atılımlarında; Gata’nın Atası Askeri Tıp Okulu’ndan Kuleli Askeri Mektebine pek çok harp okulu kuruluyor. Siyasal Bilgiler, Hukuk, Tıp, Yüksek Mühendis Okulları, Deniz Ticaret Okulu, Yüksek Adalet Okulu, Ziraat ve Veterinerlik Okulu, Güzel Sanatlar Mektebi, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, …

Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasını ilan eden de O, iptal eden de… Demiryolu kendisinin zamanında Hicaz’a kadar ulaşmış. Sanayi, Ticaret ve Ziraat odaları, Darülaceze, Ziraat Bankası, Telgraf, Tramvay, İstihbarat Teşkilatı, Çini, bez, kumaş, kağıt ve halı fabrikaları, Sayıştay…

Diğer yandan kendi sorunları ile uğraşıyor.

Baskıcı, diktatör, kanlı bir canavar; Kızıl Sultan olarak lanse ediliyor. İstibdat Dönemi olarak geçen bu dönemde; hazin ve olmaması gereken işler oluyor. Devletin yaptığı herhangi bir icraatı sorgulayan ya da tenkit eden gazeteler kapatılıyor mesela. Kitaplar toplatılıyor.

Maalesef haberler hep sansürlü şekilde yayınlanıyor. Ya da kullanılması yasak olan bir sürü kelime ile yaşamak zorunda kalıyor insanlar.

Zulüm demek yasak mesela; hürriyet, vatan, cumhuriyet yasak. Bomba demek yasak millet demek de. Adalet, ya da Kanun-i Esasi… Deli ve birader bir önceki padişahı, hasta; hasta adamı, yıldız ya da tepe ‘sarayı’ anımsattığından kullanılamıyor. Murat hiç söylenmiyor. Ya da burun, sakal, boya…

‘Öldürülmek’ kaygısı son derece sıkıntı veriyor kendisine. Kolay değil elbet, her şehzadenin gözleri önünde yaşanan bir rekabet. Kahvesini bile iki ayrı fincandan içen, mühürlenmemiş suları içmeyen, rüzgarlarla zehir bulaştıracaklar diye pencereli kapalı tutan bir anksiyete ile yaşamak.

“Benim topraklarımda çok farklı tebaadan insan var” diyerek hepsini düşünmeye çalışıyor. Gayrimüslim tebaaya hüzün vermesin diye fetih kutlamaları yaptırmıyor.

Dinine bağlı bir Müslüman; hatta halife iken hakkında çıkarılan, dinsiz fetvası bulunan bir padişah.

Sözün Sonu

Bu dönem kendine taraf seçmek gibi garip bir algının olduğu dönem şüphesiz; ama bu konuda da son noktayı yazarımıza bırakmamız en doğrusu.

Osmanlı ve Atatürk Türkiye’sini ayrı düşünenler için;

Cumhuriyet modernleşmesi Osmanlı’nın arzu ettiği modernleşmenin devamıydı.

Sanılıyor ki, bir gün Rumeli’den sarışın bir subay atına atladı geldi; dilini, dinini, her şeyi değiştirdi. Öyle şey olur mu? Osmanlı’nın en önemli paşalarından, generallerinden birisi Mustafa Kemal. Ve İmparatorluğu korumak için kanını dökmüş, canını vermiş, bütün cephelerde savaşmış. Ondan sonra da elde bir şey kalmadığı zaman, Onun yerine yeni bir ulus devlet oluşturmuş. Mustafa Kemal ve arkadaşları artık o eski hayallerin; imparatorluk devrinin de bittiğini gördü. Ulus devletler çağının geldiğinin farkında oldukları için Batı’nın yıktığı Osmanlı’nın yerine, yeni ve düzgün bir devlet kurdular.

Zülfü Livaneli

Daha önce Balıkçı ve Oğlu kitabıyla misafir etmiştik büyük kalem Zülfü Livaneli’yi. Uzun ve titiz bir çalışma sonucu raflarda yerini bulan Kaplan’ın Sırtında romanı, uzun süren araştırmalar sonucunda ortaya çıktı.

Dönemi yakından, en yakın yaşayanlardan izleyebilmek için, mutlaka okumalısınız…

Kitap Hakkında daha fazlası için bknz | Fiyat bilgisi için bknz