Kadın…
Doğduğu andan itibaren ona yüklenen rollerle şekillenen, toplumun kalıpları içinde var olmaya çalışan, bazen kendi kimliğini bile unutacak kadar kaybolan bir insan. "Evin namusu" olarak görülerek başlayan bu yolculuk, evlendiğinde kocasının ve onun ailesinin kurallarında eriyerek devam eder. Anne olduğunda ise, çocuklarının gözünde sadece "anne" kimliği ile anılır, birey olarak varlığı zamanla görünmez hale gelir. Ve yıllar sonra, kendini kaybettiğini fark ettiğinde, o derin kayboluşun içinden çıkmaya çalışır.
Peki, bu kayboluşun kökeni nedir?
Çözüm nerede?
Varoluş ve Kadının Kimliği
Varoluşçuluk, insanın kendi anlamını kendisinin yaratması gerektiğini savunur. Sartre’ın dediği gibi, insan “özünü” sonradan yaratır. Ancak kadın, çoğu zaman kendini yaratma fırsatı bulamadan başkalarının biçtiği roller içinde sıkışıp kalır. Toplumun, ailelerin, geleneklerin belirlediği bir çerçevede hareket etmek zorunda kalır ve kendi varoluşunu inşa edemez.
Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins eserinde dediği gibi, "Kadın doğulmaz, kadın olunur." Kadın, doğuştan bir kimliğe sahip değildir; onun kimliği, toplum tarafından inşa edilir. Ancak sorun şu ki, bu inşa süreci genellikle kadının öznel deneyimlerine ve isteklerine değil, patriyarkal düzenin kurallarına dayanır. Kadın, kendi özünü keşfetmekten ziyade, başkalarının onun için çizdiği sınırları kabullenmeye zorlanır. Böylece, kendi benliğinden koparak “kaybolur.”
Benlik Kaybı ve Görünmezlik Sendromu
Psikolojide "benlik kaybı" ve "görünmezlik sendromu" kavramları, birçok kadının yaşadığı bu kayboluşu anlamamıza yardımcı olabilir. Kadın, önce ailesinin, sonra kocasının ve çocuklarının isteklerine öncelik vererek zamanla kendi isteklerini, hayallerini ve hatta kişiliğini geri plana atar. Bu süreç içinde:
- Kadın, kendi isteklerinin önemli olmadığına inanır ve giderek kendine olan saygısını yitirir.
- Sürekli olarak başkalarının gözünden tanımlandığında, bireysel kimliği silikleşir.
- Zamanla, ne kadar emek harcarsa harcasın, kimsenin onu bir birey olarak fark etmediğini düşünür.
Bu psikolojik süreç, depresyon, tükenmişlik sendromu ve kimlik bunalımı gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. Özellikle kadınların orta yaş döneminde sıkça yaşadığı "ben kimim?" sorusu, yıllar süren kayboluşun bir çığlığıdır.
Yeniden Doğmak Mümkün mü?
Peki, bu kayboluşun içinden çıkmak mümkün mü?
Çözüm, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde aranmalıdır.
- Kadınların, önce kendi benliklerini fark etmeleri gerekir. "Ben ne istiyorum? Ben kimim?" sorularına içtenlikle yanıt aramak, bu sürecin ilk adımıdır. Kadın kendi varoluşunu keşfetmek zorundadır.
- Kadınların özgürleşmesi için eğitim şarttır. Hem akademik hem de duygusal zekâ açısından kendini geliştirmek, kişinin kendi hayatını yönlendirebilmesi için gereklidir.
- Toplumsal Algıyı Değiştirmek: Kadının kimliğini sadece "anne", "eş" veya "evin namusu" olarak görmekten vazgeçmek gerekir. Kadın, öncelikle bir bireydir. Toplumun algısı bu konuda değişmelidir. Kadının varlığını artık kabullenmek zorunda yaşadığı toplum.
- Kadınların bir araya gelerek deneyimlerini paylaşması, güçlenmelerine yardımcı olabilir. Dayanışma, yeniden var olmanın önemli bir adımıdır. Sorunların yalnızca kendinde olmadığını gördüğünde kendisini kabullenmek adına daha sağlam adımlar atmaya başlayacaktır.
- Kendi duygularını ifade etmek, var olmanın en güçlü yollarından biridir. Kadınların yazması, çizmesi, üretmesi ve yaratması, onların kendilerini yeniden inşa etmelerine katkı sağlar.

Sonuç: Küllerinden Doğan Kadın
Kadının kayboluşu, aslında toplumsal bir hikâyedir. Ama bu hikâyenin sonu, yeniden doğuşla yazılabilir. Kadın, kendi benliğini keşfettiğinde, kendi sesini duyurduğunda ve kendini var ettiğinde, o eski kayboluşun içinden küllerinden doğan bir anka kuşu gibi yeniden yükselebilir.
Çünkü hiçbir kadın, gerçekten kaybolmaz. Sadece bir süreliğine unutulmuştur. Ve unutulmuş olan, hatırlanabilir.
Unuttuğumuz, sildiğimiz, üstüne çıkıp tepindiğimiz özümüzü bulmak için çaba göstermediğimizde yok olup gideceğiz. Etrafımızdaki onlarca insana verdiğimiz emeği kendimizden mahrum bırakırsak yaşarken zaten ölmüş olacağız.
Kadın gelmiş geçmiş tüm zamanlarda sağlam durmasını bilir.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların karşılaştıkları şiddet, eşitsizlik ve ayrımcılığa karşı bir duruş sergilemelerinin simgesidir. Yaşamımızın her döneminde en yakınlarımızdan dahi gördüğümüz haksızlıklar karşısında mücadele vermek zorunda bırakıldık. Yorulduk, kırıldık, yıkıldık ve sustuk belki de… İnsanın kendisiyle mücadelesi daha acımasız ve zor gelebilir. Mücadele edilmediğinde içimizdeki sesin sürekli konuşması daha yorucu… Sessizlikten gelen o sese kulak verip küllerimizden doğabiliriz.
Yeter ki isteyelim…
Neler yapabiliriz bunu da bir sonraki yazımda konuşalım.
İçimizdeki küçük kız bizi bekliyor. Hadi biraz da onu sevelim.
Sevgiyle kalın
Nalan AĞDAŞ







