Budapeşte’de Bir Gün

Bazen bir şehri tanımak için haftalara ihtiyaç yoktur.
Bazen yalnızca bir gün yeter.

Budapeşte’yi gezmek için bir günüm vardı. Şehri keşfetmek, belli başlı noktalara gitmek gibi bir planım vardı. Ama biraz da kaybolmak istiyordum; zira bir şehri keşfetmenin en iyi yolu bence şehirde kaybolmak. Kendime bir başlangıç noktası seçip sonrasında şehrin beni yönlendirmesi en sevdiğim şey.

Bu bir günüm sadece gezmek için değil, aynı zamanda şehri dinlemek içindi.

Parlamento Binası ile Başlayan Yolculuk

Budapeşte için Parlamento Binası’nı başlangıç noktası olarak seçtim. Kaldığım yerden iki durakla ulaştım. Şehrin metro ve tramvay ağı oldukça iyi. Günlük biletle sınırsız şekilde yolculuk yapılabiliyor.

Şunu da belirtmeliyim ki bazı duraklarda bilet kontrolleri oluyor ve ben istisnasız her durakta kontrole girdim. Bu tarz kontrolleri çeken bir yapım var.

Parlamento Binası, Tuna Nehri kıyısında oldukça görkemli bir yapı. Neo-gotik tarzdaki bina sadece 100 yıllık olmasına rağmen önemli mimari yapılardan biri. Binanın içi de gezilebiliyor ancak benim vaktim kısıtlıydı, başka bir zamana artık.

Binanın çevresi de oldukça etkileyici. Birçok noktada Macar tarihine atıf yapılan heykeller, sanki açık hava galerisindeymişsiniz hissi uyandırıyor.

Tuna Kıyısında Bir Anıt


Buradan Tuna Nehri boyunca yürüyüp şehrin iki yakasını izleyerek ilerlemeye karar verdim. Yolda çok ürpertici bir şeyle karşılaştım.

2. Dünya Savaşı sırasında öldürülen Yahudileri anmak için tasarlanan bir anıt…
Sadece ayakkabılardan oluşan bu anıt, o insanların son anlarını temsil ediyor. Sade ama çok etkileyici. O yıllara gidip o insanları düşünmeden edemiyor insan.

Savaşlar gerçekten çok acımasız.

Zincir Köprü ve Buda Tarafı

Nehir kıyısında yürürken uzaktan Zincir Köprü görünüyordu. Buda ve Peşte arasında dinamik bir geçit gibi uzanıyordu. Köprüden geçmem gerekiyordu.

Köprüden geçip Buda tarafına vardığımda daha tarihsel ve daha geleneksel bir tarafa geçtiğimi fark ettim. Şehir adeta beni içine çekiyordu.

Füniküler ile Buda Kalesi’ne çıktım. Kalenin çevresinde gezinirken sanki 18. yüzyıla ışınlanmış gibiydim. Binalar, sokaklar, kapılar, balkonlar… Hepsi sade ama dikkat çekici.

Dar sokaklardan geçerken bir anda bambaşka bir sokakta buldum kendimi. Ağaçlarla kaplı, sessiz ama bir o kadar güzel bir sokak. Bir süre orada oturup kendimle baş başa kaldım. Hava soğuk olmasa uzun süre oturabilirdim.

Sanırım şehrin Buda tarafını daha çok sevdim. Belki havalar daha sıcakken en kısa zamanda tekrar gelmeliyim.

Bir Günün Ardından

Günün sonunda bana kalan şey yorgunluk değildi.

Güzel, keyifli bir tat kaldı anılarımda. Budapeşte yürürken dinlendiren, aynı zamanda düşündüren bir şehir.

Bu bir gün elbette yetmedi.

Ama bazen bir şehirle tanışmak için uzun bir zaman gerekmez.

Bazen yalnızca bir gün,
bir şehrin ruhuna dokunmaya yeter.