Sanat Dolu Bir Şehri Keşfetmeye Ne Dersiniz?
Viyana’ya gitme hayalim çok uzun yıllardır içimdeydi. Çünkü bu şehir, benim en sevdiğim ressamlardan Gustav Klimt’in memleketi. Klimt, eserlerinde çoğunlukla âşık olduğu kadınları resmetmesiyle bilinen bir ressamdır. En bilinen resmi Der Kuss (Öpücük). Bu resmin orijinali Viyana’da Belvedere Sarayı’nda bulunuyor. Ben de Viyana’ya, merkezinde sanat olan 3 günlük bir gezi planladım.

Klimt ile Buluşma
İlk günkü planım tabii ki Klimt’i ziyaret etmekti. Sabah erken saatler için, 8-5 müze bileti aldım ki bütün günü orada resimlerle geçireyim. Sabah yürüyüşü ile şehrin caddelerinde keşfe çıkarak Klimt ile buluşmak için can atıyordum.
Şehirde yürürken geniş yollarıyla düzenli ve ferah bir şehir görüyorsunuz. Binaların estetik duruşu sizi bir anda 18. yüzyıl Avrupası’na ışınlıyor zaman zaman. Bazen de oldukça modern bir şehirde buluyorsunuz kendinizi.


Belvedere Sarayı’nın Büyüsü
Belvedere Sarayı kocaman bir bahçesiyle karşıladı beni. Bahçe, ölçülü zarafetiyle ziyaretçilerin nefeslenme noktası gibiydi. Kimi yürüyüş yapanlar, kimi oturup sarayı izleyenler… Zamanda kısa bir mola vermiş gibiydiler.
Sarayın girişinde, dönemini yansıtan ihtişamlı korkuluklarla çevrili geniş bir merdiven, heykellerle donatılmış sütunlar ve tavan freskleri ile büyülü bir ortama geçiş sağlıyor.

Belvedere yalnızca zarif bir saray değil, aynı zamanda güçlü bir tarihsel hafızaya sahip. Savoy Prensi Eugene için yaptırılan saray, daha sonra Habsburg yönetiminin eline geçiyor ve Avrupa aristokrasisinin önemli temsil mekânlarından biri oluyor. Hatta saray, 1770 yılında Marie Antoinette ile Louis XVI’nin kutsal evlilik töreni için kullanılmış ve onurlarına 16.000 kişilik maskeli balo düzenlenmiş.

Bu bilgilerle sarayda dolaşırken gücün ve ihtişamın etkisinde kalmamak elde değil.
Sanatın Kalbine Yolculuk
Saray çok önemli bir resim koleksiyonuna sahip. Egon Schiele gibi dünyaca ünlü ressamların eserlerini görmek mümkün.

Benim için Klimt ayrı bir yerde duruyor. Onun eserlerindeki süslü yapı, kadınların zarafeti, bakışlardaki derinlik, detaylardaki incelik beni en çok etkileyen unsurlar arasında. Süs ve sadelik arasındaki hassas denge bana kalabalığın içindeki sessizliği hatırlatıyor; yoğun ama bir o kadar da dingin.

Viyana, sanatla iç içe bir şehir. Bir sanatsever için gezip görülecek çok yer var. Sanat Tarihi Müzesi de onlardan biri. Müzede sanat tarihi açısından önemli sanatçıların eserlerini görmek mümkün. Diego Velázquez, Rembrandt, Albrecht Dürer, Raphael bunlardan sadece birkaçı.
Viyana Molası: Kahve ve Sokaklar
Müzelerde gezerken arada mola da vermek lazım. Viyana’nın kafeleri de oldukça ünlü. Önünde uzun kuyruklar olan popüler mekânlar cazip olsa da kısıtlı zamanınız varsa beklemeye değmez bence. Ara sokakta küçük, şirin bir kahve dükkânı karşınıza çıkabilir.
Kahve ve tatlı molası sonrası şehrin farklı bir noktasını keşfetmek için hazırdım. İmparatorluk Sarayı’nın bahçesinden geçip ünlü alışveriş caddesine doğru sokaklarda yürüdüm.
Müziğin Şehri Viyana
Viyana’ya gitmişken bir klasik müzik konserine gitmeden olmazdı. Musikverein salonunda Antonio Vivaldi konserini izledim. Hem binanın atmosferi hem de Viyana Filarmoni Orkestrası tek kelimeyle muhteşemdi.

Son Söz: Ruhu Besleyen Bir Şehir
Viyana’dan aklımda kalan birçok şey oldu. Ama şehrin bana hissettirdikleri muazzamdı. İnsanın ruhunu besleyen bir özelliği var şehrin. Zamanla bu his güçleniyor ve tekrar kendine çağırıyor.






